December 8, 2010
sulu sepken üstüne

Ateşli sözlerimle kandırıp
Yanlış yolun karanlığından
Düşmüş ruhunu kurtardığım zaman,
Derin bir azap duyarak
Seni saran ayıbı
Pişmanlık içinde lanetledin.
Unutkan vicdanını anılarınla


cezalandırmak için,


Benden önce olanları
Tek tek bana anlatırken
Birden bire yüzünü ellerinle kapadın;
Ruhundaki isyan sonunda
Utançla, dehşetle sarsılarak
Gözyaşlarına boğuldun
vb., vb., vb…


N. A. Nekrasov

November 30, 2010
kaybeden onlar

Uğurlu rakam hikâyesine inanmam ama “iki” her zaman bana daha yakın gibi gelmiştir. Hayatta da ilk olmak, “bir” olmak daima korkutur beni. İkincilik varken ne gerek var birinciliğe? Daha rahat daha sorunsuz bir yaşam tarzı değil mi? Hatta bazen üçüncülük, dördüncülük! Evet, ikincinin mutluluğu başkadır. İkinci insan birinciyi izler, nasıl birinci olmuş, ne kadar uğraşmış… Kendini birincinin yerine koyar. Kendisi ikinci bitirmiştir ama birincinin duygularıyla hareket eder, hayallerinde birinci olarak görür kendini. Bedeni yine kendi bedenidir fakat davranışları ve kararları birincinin davranış ve kararlarıdır. Bu hayallerde, her hayat yarışmasında ikincilik ipini göğüsleyen kişi mutsuz değildir. Aksine birinci olamadığı ve birinciliğin hayalini kurduğu için sevincinden yerinde duramaz. Bir yandan da “ben olsaydım şöyle yapardım” diye düşünür. İkincilerin asıl büyük sorunu ise çoğu, zamanla bu hayal dünyasından kurulamazlar. Onlara göre onlar başarılıdır, etkileyicidir. Çünkü hayallerinde o karakterdedirler. Hayalleri her zaman en üst seviyededir. Tamamen başarı, bunun yanında etkileyici bir beden, dahası diğerlerini hayran bırakacak bir cazibe. İkincilerin çoğu bu hayallerden kurtulamaz ve kendilerini hayal kahramanı olarak görmeye başlarlar. Fakat bu da fazla uzun sürmez. Çünkü her zaman bir hakem ya da görevli çıkıp onlara acı bir şekilde “ikinci” olduklarını hatırlatır. Bu yıkım, onların benliğinde derin bir yara açar, ta ki bir sonraki hayale kadar. O bir sonraki hayalde böyle bir şey yaşanmamıştır. Aksine o hakem, yönetici veya her neyse onları sonuna kadar övmüştür, yüceltmiştir. Genelde hayatları bu şekilde sürüp gider. Tabi sürdürmeyi başarabilirlerse…

 

En kötü yanı ise hiçbir zaman birinci olamayacaklarının kesinlikle ve açıkça farkındadırlar. Ve bu farkındalık onları ölüme sürükler. Bir idam sehpasında, sırasının ona gelmesini bekler heyecanla. İkinci sıradadır.

November 22, 2010
istediğiniz gibi

Kendime kahve yapıyorum bu aralar. Herkes gibiyim. Birkaç gündür evden dışarı çıkmıyorum. Boş vakitlerimde ise kendime kahve yapıyorum. Nedensizce bütün suçu kendime atıyorum. Herkes gibiyim. Bütün suç bende… Öyle mi beyefendi başka ne istersiniz? Bir kahve alabilir miyim? Gördüğünüz gibi herkes gibiyim ve birkaç gündür evdeyim. Ne dışarı çıkma isteğim var ne bu halimi anladığım. Oysaki bu durumu yadırgamam ve ya üzülmem gerekmiyor çünkü ben de herkes gibiyim. Eminim şu an sokağa çıksanız benden kırk tane daha görebilirsiniz. Ben sokakta yürüyen adamım. Ben uzun kuyrukta önünüzde bekleyen ve “keşke onun yerinde olsam” dediğiniz adamım. Ben markette her şeye bakan ama hiçbir şey almadan çıkan adamım. Ben barda tek başına oturan ve yüzünüze bakamayacak kadar utangaç olan adamım. Ben gecenin bir yarısı telefonda karşıdaki kadına bir yandan bağıran, bir yandan ağlayan o gördüğünüz adamım. Ben bazen dikkatinizi çekmem bile görmeden geçersiniz yanımdan. Ben bazen de bakmaktan kendiniz alamayacağınız bir adamım. Siz yok musunuz siz… İşte böyle dediğim gibi; eminim ki benden kırk tane daha bulabilirsiniz. Fakat ben sizi göremem çünkü birkaç gündür evden çıkmıyorum. Açıkçası hiç de pişman değilim, kahvemi içiyorum. Sıradan bir insanım. Herkes gibiyim. Beni diğer erkeklerden ayıran bir özelliğim yok daha da önemlisi duygularım yok. Uçup gitmiş birden. Birisi almış götürmüş sanırım. Şimdi ben otobüste karşınızda oturan adamım. İnceliyorsunuz beni, merak ediyorsunuz biliyorum. Neden küpe taktığımı sormak istiyorsunuz ve ya ne iş yaptığımı. Oysaki boşuna merak ediyorsunuz. Ben sadece otobüste karşınızda oturan adamım. Herkes gibiyim ve bu halimden çok memnunum. Fakat yinede inatla beni farklı olduğuma inandırmak istiyorsunuz. Nedir beni farklı kılan? Şu yazdığım cümleler mi? Yoksa ceketimin içine sakladığım ve birden çıkardığım çiçek mi?(iyi numaradır tavsiye ederim) Ne biliyim, bir gülümsemenize bile ölmeye hazırken sizin beni hiç beklemediğim bir anda öldürmeniz ve sonra “ben ilişki insanı değilim” demeniz mi beni farklı yapıyor?  Hayır, bunların hiçbiri değil. Ben sizi gerçek yapan rüyanızım. Ben, siz hiçbir şey hissedemediğinizde duyduğunuz acıyım. Herkes gibiyim. Oysaki siz farklılık peşindesiniz. Yeni bir şeyler arıyorsunuz biliyorum. Yeni birileri size daha iyi gelebilir. Onlarla farklı yerlere gidebilirsiniz ve ya farklı şeyler yapabilirsiniz. Yenilik güzel şeydir. Hem sonra değişim kaçınılmazdır değil mi? Biliyorum siz sabit bir yerde kalamazsınız, hele sıradan biriyle. Sizi iyi ya da kötü hissettirse de yeni bir ilişki ya da yeni bir sevişme olabilir mesela. Çünkü siz sıkılırsınız ve doymazsınız. Sizin istediğiniz iyi, sakin, dürüst, yakışıklı bir adamdır ama kısa bir süreliğine. Uzun süre o adamdan bıkarsınız. Değişim iyidir. Ben o adam değilim mesela herkes gibiyim. Sizi hiç hayal kırıklığına uğratmam hep mutlu ederim. İstediğiniz adam olurum. Sizin için her şeyi yaparım! Yeter ki bana gülümseyin biraz. Yeter ki yalan söylemeyin. Yeter ki beni yüz üstü bırakmayın çünkü kaldıramam. Herkes gibiyim.


Gecenin bir yarısı bunları yazarken kahve yaptım kendime ve birkaç gündür evden dışarı çıkmıyorum. Son günlerde kendimi suçlu hissediyorum. Evet! Bütün suç bende! Çünkü ben herkes gibiyim. 

July 27, 2010
neyiniz var sizin?

Evet bekledim. Neyiniz var sizin? 


Bu bekleyiş, sizin, beni aşağılama hakkını vermez. Ben bekledim ve mutluyum. Biliyor musunuz; bir daha olsa yine beklerim. Evet, tahmin ettiğiniz gibi, iflah olmam. Şu eleştirilere bakar mısınız? Neden buluşma saatinden daha önce buluşma yerine gitmişmişim! Birincisi ben her önem verdiğim buluşmaya en az bir saat öncesinden giderim. İkincisi ise, kendime biraz vakit ayırmam gerekiyordu. 

Aslına bakarsanız, onu beklediğim her dakika gerçekten mutluydum. Yanımda O varmış gibi gezdim Beyoğlu’nu o gün, tek başıma. Yeni yerler keşfettim, Güzel cafeler, barlar ve restoranlar. Bir tur attıktan sonra, kendime yenik düştüm, dayanamadım ve yine bir kaç kadeh içmek için bir bara girdim. Tahmin ettiğiniz gibi fazla içtiğim söylenemez. Ama yanımda getirdiğim kitabımı okuduğum söylenebilir. Birde, lütfen dikkatinizi şu saçma soruya çekmek istiyorum. “Neden onu bir kere bile aramadın, beklediğin bunca saat içinde?” 
Eğer böyle düşünüyorsanız, size kendinize gelmenizi rica etmek zorundayım. Beni biraz tanıyanlar bilir. Buluşmamız hakkında kesin bir saate karar vermediğimiz açık bir gerçek olduğu gibi, benim istem dışı ondan bir telefon beklediğimde kabul edilmez bir gerçekti. İçimdeki “ya gelirse ne yaparım ben” korkusu beni yiyip bitiriyor, derin bir çıkmaza sürüklüyordu. Şimdi düşünüyorum da, yinede nasıl bu –anlamsız- düşünce halinin içine düştüğümü anlayamıyorum. Bu sürünceme halinde, işin içinden çıkılmaz bir hal aldığı gerçeği de peşimi bırakmış değildi. Ayrıca yine benim üstüme bu kadar gelmemenizi de rica ediyorum. Gerçekten de ortadaki bütün koşullar elverişli değildi. Ve bu koşulları elverişli hale getirmenin de bir yolunu bulamamıştım. Yine benim bu konunun üstüne, (beklediğim kız için) yeterince düştüğüm konusunda da özeleştiri yapmak beni doğrudan doğruya bunalıma da sokabilir. Evet, yine bu konuya değinmek beni derinden korkuttuğu için vazgeçiyorum. Sonunda yaklaşık altı saatlik bekleyişten, bu altı saat içinde yaşanmışlıklardan ve o içinden çıkılmaz ruh halinden sonra vazgeçtim artık. Evet, tahmin ettiğiniz gibi sadece o günden vazgeçtim. Diğer günler veya zamanlarda buna devam eder miyim? Tanrı sizi inandırsın buna yemin edebilirim. 

Boş verin, gelmedi işte.

July 27, 2010
içinde bulunduğum durum

Giderek kendimizi kaybetmeye başlıyoruz. göz kapaklarım titrerken, ellerim uyuşuyor. Yüzüne yakından bakınca net olarak seçemiyorum seni. Gözlerimi biraz kısıyorum, yüzündeki her hücre açılıyor. Dengemi kaybetmek üzereyim, boynuna yaslıyorum ağır kafamı, huzur içindeyim. Birazdan ilgilendiğim bir konuyla ilgili konuşma yapacağım. Söyleyeceğim kelimeleri seçiyorum şuan, bir dakika bekleyin lütfen. O yüzdendir bu düşünceli halim. Biraz takılarak konuşmamı bitiriyorum. Dilim yanlış yerlere kayıyor aralarda, engel olamıyorum. Bir yandan da düşüncelerimi, bu karmaşık durumda bir yerde toparlama çabası içerisinde yorgun düşüyorum. Beynimin içindeki rahatlama hissiyle beraber, hiç bitmeksizin peşimi bırakmayan koruma hissi, verdiğim değerle giderek artmakla durumu daha da zorlaştırıyor. Yüzümü bir sağa bir sola çevirdiğimi hatırlıyorum. Bu yaptığım kontrol amaçlı bir davranış. Hâlâ yaşayıp yaşamadığımı kontrol ediyorum. Senin yüzüne gelince duruyorum, ağlamaklı, içten bir gülücükle, gözlerimde de biraz hüzünle sana bakıyorum. Hüznüm sana olan sonsuz sevgimden ileri gelmekte. Seninde bana sarılmanı bekliyorum ya da kendimi sana öptürüyorum. Bu davranışım o andaki güvenimi sağlamak için. Tekrar kafamı boynuna yasladığımı hatırlıyorum. “Aman Tanrım! Ne güzel bir koku!” O an dünyanın en güzel kokusuymuş gibi geliyor boynun, sabah fark ediyorum ki sadece o an değil, benim için ebediyen öyleymiş. Biraz sonra bana doğru aceleci bir soru geliyor. Bir istek sorusu… Sıra bana gelmiş. İdrak etmekte biraz zorlanıyorum ama henüz kendimi tam olarak bırakmış değilim. Senin yanında biraz daha bu durumu korumak zorundayım. Aslına bakarsan tamamen kontrolü kaybettiğim anlarda, tamamen yalnız olduğumu hatırlıyorum. Sanırım insan yalnızken daha duyarsız, boş vermiş ve tepkisiz oluyor. O yüzden seninleyken bu kontrolü sıkı bir iple kendime bağlıyorum. Birazdan ayağa kalkacağım, doğal olarak kalkmam lazım. Daha oturduğum yerden, bu küçücük oda da nereden yürüyeceğimi hesaplıyorum. Bu çoklu planlama seçeneğinde içinde bulunduğum durumun bir yan etkisi. Bir diğer yan etkisi de baş ağrısı olabilir mesela. Yanına geri dönüyorum. Sana öyle güzel cümleler kuruyorum ki, kendim senden daha fazla mutlu oluyorum. Yüzündeki gülümsemenin şiddeti her saniye giderek artmakla beraber, bana her dakika daha çok yaklaşıyorsun. O an, o içinde bulunduğumuz küçük oda da diğer insanlarla ayrılıyoruz. Başka bir gezegendeyiz şuan. Ay ışığı bizim gezegenimizi de aydınlatıyor, es geçmemiş bizi. Biraz daha öpüşüyoruz paylaştığımız ay ışığında. Bir an duraksıyorum, yüzüne bakıyorum ve sana söylediklerimin hiçbirini içinde bulunduğum durumun etkisiyle değil, kalbimin, hatta ortasından geçen damarların içinden geldiğini fark ediyorum. Bu beni o kadar yükseğe çıkartıyor ki, seni de yanıma aldıktan sonra bir daha aşağıya inmek istemiyorum. Çok geçmeden tekrar ellerime bakıyorum, az önceki uyuşmanın ardından şimdide bir titreme gelmiş. Farkında olmadan biraz üzmüşsün beni, hani şu en kitlesel silahtan daha etkili sözcüklerinle. Sözcüklerin diyorum çünkü senin gibi bir hanımefendiden bahsediyorum. Neyse ki çok geçmeden söylediklerini ima etmediğini anlıyorum (ya da o şekilde anlamak istiyorum). Bu kısa süreli üzüntü beni dalgın bakışlı bir adam yapıyor. İşte bir soru daha geliyor “Neden daldın?” Birazcık hüzünlenmenin inanın kimseye zararı yoktur. Aslında bu konu iyi incelendiğinde, nasıl mutlulukta inanılmaz bir zevk duygusu varsa, hüzünlenmenin verdiği acı duygusu yanında, insan kalbini tatmin olmasıyla beraber getirdiği gizli bir mutlulukta vardır. Ve bu mutluluk sadece O içinde bulunduğum durumda tam olarak hissedilebilir. İşte duyduğum bu mutlulukla tekrar sarılıyorum sana. Sıcaklığın hiç değişmemiş hâlâ yanıyorsun. Bir sigara yakıyorum daha sonra, o an yine fark ediyorum ki, durmanın vakti gelmiş, geçiyor bile. Sana bakıyorum gözlerimiz konuşuyor. Gayet de iyi anlaşıyoruz. İkimizde aynı fikirdeyiz. Bir konu daha var bizi mutlu eden. Az sonra beraber uyuyacağız, tutkuyla. Yatağa uzandığım zaman beynimin içindeki bütün karışıklık uçup gidiyor. Her şey çok mutlu şuan; sen-ben, her eşya, yastık- çarşaf bile mutlu. Gözlerin, dudakların, sönmek üzere olan küçük kırmızı mum, dinlediğimiz şarkı bile daha mutlu söyleniyor o an. Ve sadece o an’ı düşünüyorum. Geri kalan diğer ayrıntılar silinmiş durumda. 

İçimde bulunduğum durum ise; 

Seninle delice sarhoş olmak ne büyük keyif sevgili… 

July 27, 2010
Sanrı

Son iki aydır her gün benim için bir önceki günü tekrarı gibi. Her sabah saat altı gibi evden çıkıyorum. Kış aylarında hava burada çok soğuk, sabahları puslu ve sisli… Bu boğucu hava içimi bunaltıyor, nefes almamı engelliyor ve bütün yaşam enerjimi çekiyor. İki tarafı ağaçlarla çevrili geniş caddeye adımımı attığımda karşımda duran yaşlı ağaçta aynı benim gibi soluk, mutsuz. Her gün aynı yolu yürüyorum, yaklaşık bir buçuk saat. Aynı caddeden başlıyorum, aynı sokaklar aynı ümitsiz yüzler ve yaşlanmışlıklar. Fakat yol ayrımına geldiğimde karasızlık başlıyor; sağdan mı gitmeliyim yoksa soldan mı? Daha dün aynı yol ayrımına geldiğimden eminim, fakat hangi yolu seçmiştim? İçimde bir tutarsızlık başlıyor yine. Deliriyorum mu ne!? Daha sonra zorla hatırladığım birkaç ayrıntı geliyor aklıma; kaldırım taşları, derin çukurlar bir ekmek fırını ve bir önsezi. Evet, sanırım sağdan gitmeliyim. Sanırım… Aklımda yüzlerce düşünce tepinirken, kendimi bilmeden yürümeye devam ediyorum. Ve bir şapka dükkânın önünde aniden duruyorum, istemsiz. Duygularım ve içimdeki bir dürtü burada durmamı söylüyor. Kafamı kaldırdığımda, dört katlı solgun, can çekişen binayı görüyorum. İkinci katta yaşlı, sevimli İsviçreli bir kadın bana gülerek el sallıyor ve el işaretleriyle “gidebilirsin” diyor. Yukarıdan bana el sallayan bu yaşlı kadına salt saflığım ve içtenliğimle gülümserken bir yandan da bu yabancı kadını tanımaya çalışıyorum. İçimden bir ses bu kadını tanıdığımı ve daha önce konuştuğumu söylüyor fakat –görüntü- yok. Tekrar aynı sokakları ve caddeleri kullanarak geri dönmeye çalışıyorum. Son iki aydır olduğu gibi aynı kararsızlıklar aynı baş dönmeleri. Hafızam beni alt etmeye çalışıyor. Sonra Karıcığımı hatırlıyorum. Birtanecik karıcığımı. Evde karnındaki çocuğumla beni bekliyorlar bir de getireceğim ekmekleri. Cebimdeki birkaç kapik* büyümüyor büyümüyor… Ah birde şu borçlarım olmasa. Allah kahretsin benim gibi budalayı. Onun düşüncesine, gülüşüne, en önemlisi beni sevmesine layık değilim. En çok da bu beni kahrediyor. Aslına bakarsanız onun gibi mükemmel bir kadının benim gibi bir –budala- ile nasıl yaşadığını bile anlayamıyorum. Olsun yinede elimden geleni yapmaya çalışacağım. Of! Bu hava beni öldürecek. Hah. Bu bina evime benziyor sanki. Peki ya şu yaşlı ağaç değişmiş mi? Yoksa kesip yerine başkasını m dikmişler? Sanırım doğru yerdeyim. Sanırım. Tabii aklım ve hafızam beni yanıltmıyorsa… 


*Kapik: Rus en küçük para birimi. 

Not: Dostoyevski 1868’de ikinci karısından olacak ikinci çocuğunu beklerken, doğuma iki ay kala yürüdüğü yolları unutmamak ve doğum anında ebeye en kısa yoldan gitmek için her gün ebenin oturduğu sokağa gider ve gelir. Bilindiği gibi Dostoyevski sara hastasıdır ve geçirdiği nöbetlerin etkisi olarak gittiği şehirlerde yön bulması ve yolları ezberlemesi zaman almaktadır. Yukarıdaki yazı, okuduğum bu anının benim açımdan hikâyeleştirilmiş halidir.

July 27, 2010
geç kalan mektuplar

Sevgili … 

Bana yazacağını söylemiştin, hatırlıyor musun? Şimdi dört duvarı üzerime gelen, sensiz bir anlamı olmayan, senin çekip çevirdiğin bu evde, güneş ışığı gibi ihtiyacım vardı mektubuna. Birkaç saattir, içimde günlerdir kelimelerinin yokluğuyla zayıflamış kalbim, her ‘an’ ı ‘anı’ ya dönüştürürken, dayanamıyor sensizliğe. Aradan geçen iki haftaya rağmen hâlâ yazmadın bana. Belki de yazamadın, boş ver, artık bir önemi de yok… 

Seni tanımadan önce, sonumun daha da kötüye gideceğini haber veren sinsi bir duygu henüz içime yerleşmemişti. İçimi yavaş yavaş kemiren, yiyip bitiren suçluluk duygusu, gece gündüz demeden işkence yapmaya daha başlamamıştı ve şimdi kendi kendime soruyorum: “Hadi ne oldu rüyalarına?” Başımı üzgün üzgün sallayıp “Yıllar nasıl da geçiyor…” diye mırıldanmaktan başka verecek cevabım yok. Yeniden soruyorum kendime: Gençlik yıllarını nasıl geçirdin? En mutlu anılarını nereye gömdün? Gerçekten yaşadın mı sen? Bak, dünyada her şey nasıl gittikçe soğuyor, görüyor musun? Ve biliyorum ki daha bir çok yıllar böyle gelip geçecek ve arkasından da korkunç yalnızlık bir yılan gibi sürünerek yavaş yavaş gelecek. Bunların farkındayım-farkındasın. Şimdi ise bütün kalbimle nefret ediyorum senden. Ayak bastığın, dokunduğun her yerden, beni düşünmediğin ve yazmadığın her şehirden… 

Sanıyor musun bu yazdıklarım doğru? Ölesiye seviyorum seni. Bir şizofren gibi aşığım sana. 
Mutluyum şu an inan. 
Elveda hayat 
Hoşçakal 

————————————————————————————————————————————————- 

Sevgili … 

Sana yazacağımı söylemiştim ama, yazmadım-yazamadım. Kendimi toparlayamıyorum iki haftadır, derin bir çıkmazdayım seninle. Çok yıprandım yaşadıklarımızdan, o evde duramazdım, duramadım, yaşayamam. Sen vurdum duymazlığınla, boşvermişliğinle, ipe sapa gelmez düşüncelerinle yaşattın bunları. Ben ise karışıyordum içine, alkolün kanına girmiş kan gibi çabucak pıhtılaşıyordum, gömleğinde kumaşına işliyordum kendimi, ipliğine iplik katıyordum. Çık-rık oluyordum, benden çıkıp, senden giriyordum. 

Ne olur, sevgimin ufacık bir kısmının bile eksildiğini düşünme. Seviyorum seni. Beni yücelten, kadın yapan senin sevgin… Bunu bil. Seninle hayat buldum, seninleyken sadece senin sevginden korktum, eksilmesinden. 

Son mektubunda, işinde terfi aldığını açıklamışsın, ne kadar sevindim bilemezsin. En başta da söylediğim gibi sen çoktan hak ettiğin yerdesin. Yükseleceksin. Lütfen arkadaşlarınla da görüşmeyi ihmal etme. Bir kaçı beni arayıp seni sordu son günlerde. Telefonlara cevap vermiyormuşsun. En azından seni merak eden insanlara karşı bunu yapma. Evin halini de merak etmiyorum değil, ben yokken toplamıyorsundur sen şimdi. Ne kadar bahsetmesen de bu aralar çok içtiğini biliyorum, kendine zarar verme. Beni boş ver, iyiyim bunu bil. 

Bana biraz daha zaman ver lütfen, her şey düzelecek, geçecek söz. 
Umarım bu mektup zamanında eline ulaşır. 
Unutma senden başka şansım yok.

July 27, 2010
olasılıksız

Başka bir şehre taşındığından beri, bir haftadır haber yoktu babasından. Ne bir mektup, ne bir telefon… Ölmüş olabileceğinden şüpheleniyordu yirmi iki yaşındaki öz oğlu. Bir kez daha verdiği sözü tutmamıştı. Gülümsedi birden ‘hangi sözünü tutmuştu ki’. Bu düşüncelerle geçirmişti bütün bir günü. Delikanlının yaşadığı basık apartman dairesindeki yorucu ve bulanık hava, nefes almasını zorlaştırıyor, dayanılmaz bir uzaklaşma isteği uyandırıyordu. Dayanamadı, birkaç dostunu görmek için evden çıktı. 

İstiklal Caddesi’nde yürüyordu şimdi. Seviyordu bu ünlü caddeyi. Yazlık bir kentin, kışın yaşayan insanları kalmıştı hafta içi. Yaklaşık yirmi dakika yürüdükten ve şuursuzca birkaç sokağa girip çıktıktan sonra, balık çarşısının biraz gerisindeki bir meyhaneye takıldı gözü. Delikanlı, o meyhaneye en son lise yıllarının başında babasıyla gelmişti. Meyhanenin kapısının hemen solundaki, ince koridordaki karşılıklı bulunan masaların ilkine oturmuş, bira içmişlerdi. Bir an durdu ve acaba bu hatırladıklarım hayal mi, gerçek mi diye düşündü. Son zamanlarda hafızasının zayıfladığına inanıyordu. Kendine geldiğinde meyhanedeydi. 

Delikanlının babası, kişiliğini aynı şekilde delikanlıya aktardığı gibi, içine kapanık, eğlenceli gibi görünen fakat aklının bir köşesinde devamlı bir düşünceyle dolaşan bir adamdı. Yüzüne baktığınızda, aklından geçenleri tam olarak kestirmek zor olmakla birlikte, bu esrarengiz görünüşü, delikanlıyı, durdurulamaz bir şekilde onu tanımaya itiyordu. Beklide, yirmi iki yılı bir arada geçirmelerine rağmen, babasının iç dünyasını, sorunlarını ve kişiliğini hala tanıyamaması, delikanlıyı getirmişti bu meyhaneye. Cevabı orada arıyordu. 

Şansının da yaver gitmesiyle, boş olan koridorun başındaki masaya oturdu. Burası eski Beyoğlu meyhanelerinden birisiydi. Yerden normalden oldukça yüksek olan tavandaki büyük ve ihtişamlı avize, masaların ve sandalyelerin eskiliği, çalışanların yaşlılığı, bunun belirtisiydi. Delikanlı cebindeki paranın hepsini çıkardı ve masaya koydu. Masada topu topu (bozukluklarla birlikte) elli lira vardı. Yol parasını ayırdı ve garsonu yanına çağırıp rakı ve birkaç meze istedi. Babasının yaptığı gibi… Şimdi eski hatıralar üzerinde dolaşıyor, birinden diğerine geçiyordu. Yüzü asık değildi, o çok sevdiği yalnızlığıyla beraberdi. Delikanlı ilk dublesini içtikten sonra meyhaneyi incelemeye başladı. İlk başta meyhanedeki müşterilerin tamamının erkek olduğu gözüne çarptı. Hemen önündeki masada, dört kişilik orta yaş gurubu koyu bir siyaset tartışmasına girmiş, ülke hakkında batıyı öven yorumlar yapıyorlardı. Koridorun sağ tarafında oturan memur görünümlü iki orta yaşlı adam da, ara sıra konuşmaya katılıyor, hararetli hararetli yorumlarıyla destek oluyorlardı. Meyhanedeki diğer insanların, giyinimlerinden işten çıkıp buraya geldikleri belli oluyordu. Bu insanlar, büyük ihtimalle akşamları erken saatte eve gitmek istemiyor, vazgeçemedikleri birkaç muhabbet ve rakılarını içmeyi, ailelerini daha erken görmeye tercih ediyorlardı. Garsonlar ise, zaten az müşterisi olan meyhane de masaların etrafında dolaşıyor, bitmiş kadehleri dolduruyor, yeni siparişleri alıyorlardı. Yaklaşık her meyhane de olduğu gibi, içeride yoğun bir balık kokusu vardı. Bu koku, rakının anason kokusu ve sigara dumanıyla birleşip, meyhanelerin o kendine has kokusunu oluşturuyordu. Delikanlı babasından alışık olduğu için, seviyordu bu küçük, samimi meyhanelerin havasını. Bu bir kültürdü. Ayrıca o an orada bulunan insanların sosyal statüsü hiç de aşağı gibi durmuyordu. İnsanlar alkolün etkisiyle, anlatmak istedikleri kelimeleri tam olarak dile getiremeseler de, oldukça mantıklı ve güncel tartışıyorlardı. 

Daha sonra delikanlının gözü koridorun sonunda oturan, yaklaşık kırk kırk beş yaşlarında, iyi giyinimli, alkolün yüzünü oldukça eskittiği ve delikanlı gibi tek başına oturan bir adama takıldı. Adamın da, delikanlı gibi kendini incelediğini fark etti ve hemen gözlerini başka bir tarafa çevirdi. Fakat delikanlı, bu gizemli adamın bakışlarının hala üzerinde olduğunu hissediyor ve kaçamak bakışlarla takip ediyordu. Durum tamda düşündüğü gibiydi. Adam delikanlının üzerinden gözlerini alamıyor, konuşmak istiyormuşçasına bakıyordu. Kendisini birisine benzettiğini sanmasına rağmen bu adamda ilginç davranışlar dikkatini çekiyordu. Bu iyi giyinimli ve yakışıklı sayılabilecek adam, Delikanlı bu düşüncelerden tekrar kurtulmak için yüzünü cama doğru çevirmişti ki, ona doğru yaklaşın birinin ayak seslerini duyar gibi oldu ve tekrar koridora baktı. Az önce delikanlıyı izleyen adam, tam karşısında dikiliyordu. Heyecanlı ve kısık bir sesle konuşmaya başladı; 

“Saygıdeğer beyefendi, sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim, fakat yüzünüz bana çok eski bir arkadaşımı hatırlattı. Nedense sizinle inanılmaz bir konuşma isteği duydum. Adım Rıfat’tır beyefendi. Size sormak istediğim az önce bahsettiğim, eski arkadaşım Aydın Ateş’i tanır mısınız? 

Babasının adını duymak delikanlıyı derinden sarsmıştı. 

July 27, 2010
Hayaletlerin

Sona yaklaştım. Vücudum öfkeyle sarsılıyor, kontrol edemiyorum. Kaybettiğim bir savaşın içerisindeyim, kendimle. Yüz binlerce düşünce, yüz binlerce duygu geçiyor aklımdan, bunlardan birisini seçmek zorundayım. ”Şimdi ne yapmak gerekiyor ?” “İyi bir şeyler”. Evet, evet bunu doğru dediniz. Sanırım ilk önce sakin, gürültüsüz bir yere gitmem gerekiyor, ya da varsın gürültü olsun, zaten düşüncelerimi toparlayamıyorum. Şunu da kendime itiraf etmek zorundayım; devam etmekte çok zayıfım, kaybetmekte çok güçlü. 

Bütün gece, gündüz ve bir sonraki gece senin hayaletlerinle uğraştım. Kahrolasılar peşimi bırakmadılar. Nereye yüzümü çevirsem, her yerde sen vardın. Bu yüzden kalabalık caddelerde yürüyemiyor, ara sokaklar ve tenha yollardan kaçmaya çalışıyordum, kendimden, senden. Gerçek mutsuzluğu o anlarda yaşadım. Ne yapsam senden kurtulamayacağım düşüncesi, düşünme yetilerimi zorluyordu. 

Evdeki eşyalarına dokunamadım o akşam. Giydiğin t-shirtler, eşortmanlar, bana verdiğin fular, gizlice yazdığın ve hep bir yerlere sakladığın, kısa, aşk kokan notlar, senin çakmağın, rahat uyumam ve seni her zaman yanımda hissetmek için bıraktığın yastık, hediye ettiğin kitaplar, kapının kolunda asılı duran, senin hediyen olan gömleğim, seviştikten sonra sadece onunla ilgileniyorum diye çok kızdığın fakat dayanamayıp çaldığım şarkıları söylediğin gitarım, telefonumdaki gizlice yazılmış ‘seni seviyorum’ sözcükleri ve en önemlisi benim için uğraş verdiğin dakikalar… Hiçbirine dokunamadım. Hepsini uzun bir süre izledim, sessizce, ağlayarak. Çok zor ağladığımı söylemiş miydim sana? Hayır, lütfen yinede öyle salya sümük ağladığımı düşünme. Senin yanında ağlayamam bilirsin, benim bir an bile güçsüz olduğumu düşünmeni istemediğimden. Birkaç damla işte, bir önemi yok. 

Aynı gece bitmek bilmedi, kara güneşi bekledim umutsuzca… Sabah işe gittiğimde ölü gibiydim. Uzun zamandır yoğun olarak çalıştığım konulara odaklanamıyor, hata üstüne hata yapıyordum. Kurtulmak için kaçtım, o beni boğan ofisten. Şu an yeniden buluşacağımız restoranın önündeyim. Birazdan dışarı çıkacaksın ve ben ne yapacağımı bilmiyorum, düşünemiyorum. Tekrar durdu tuttuğumuz dakikalar, saniyeler. Seni ilk defa görecek gibiyim şimdi. Kalbim durdurulamaz bir heyecanla yerinden çıkacakmış gibi atıyor. Dedim ya yüzünü görünce ne yapacağım ne tepki vereceğim bilmiyorum. Dur lütfen, biraz daha bekle. Biraz daha zamana ihtiyacım var anlamıyor musun? Yeniden senden ve kendimden korkmaya başladım, yüzleşmekten. Titreyen ellerimi kontrol edememekle birlikte bu içtiğim kaçıncı sigara hatırlayamıyorum. 

Sanırım süre doldu, işte dışarı çıkıyorsun burada kesmek zorundayım… 

Bana dokunma dediğim her saniye için; beni sev, sonsuza kadar nefret et benden. 

July 27, 2010
Sizde Küçük Şeylerden Mutlu Olabiliyor Musunuz?

O olabiliyordu. 

Hayatı gibi boş, beyaz bir kâğıt ve kalem önünde, yarı sarhoş bir şekilde, tek başına giderek düzensizleşen hayatını düşünürken, sadece onu beklediği için mutlu olduğunu hissettiğinde şöyle dedi kendisine; “Evet, onu bekliyorum.” Aslına bakarsanız gelmeyeceğini biliyordu ama o an içinde bulunduğu durum için bu o kadar da önemli değildi. Yazamıyordu o akşam. Gözleri diğer insanların yüzlerindeydi, arıyordu kendisini, beklediğini. Ne önemi vardı ki hayatın, yaşamın onu beklerken? Zaten hem kendi hatalarından, hem de başkasının üzerine attığı suçlardan dolayı sevmiyordu hayatını. İşte bu düşünceler onu çocukça bir heyecana sürüklemiş, yerinde duramamasını sağlamıştı. Ara sıra iki katlı olan barın merdivenlerinden bir aşağı bir yukarı çıkıyor, gizlice barın içini süzüyordu. Yerinde duramamak diye buna denirdi. Dayanamadı… Belki gelirde beni bulamaz diye tekrar yerine oturdu. Hayır, sigara içmedi o gün. İçmemeliydi. Kimin umurundaki, Zaten hep çok sevmediğini söylerdi. Ve çok severdi kendisine yalan söylemeyi. “Bu son kadeh…” “O’nun karşısına sarhoş çıkamam.” Dudağından dökülen bu kelimeler hâlâ hatırımda. Peh! Hiç bitmeyen sonlar. Hiç inanmamıştım O’na…
 


Bir anda geniş, yüksek ve tam çaprazında kalan giriş kapısına, gözü takıldı. Soğuk soğuk terliyor, etrafı incelemekten yorulmuş gözleri büyüyordu. O’nun arkadaşını görmüştü kapıda. Kendisini görecek korkusu kapladı içini. Tabii ki kaçmak kurtuluş değildi, bunun farkındaydı. Hemen yüzünü çevirdi fakat o loş ışık altında bile oturduğu kahrolası masa gün gibi aydınlıktı. Omzuna dokunan narin bir el yüzünü
 
tekrar çevirmesine neden oldu…
 


—Nasılsın?
 
—Tek başına mı oturuyorsun burada?
 


Tabii ki görmüştü kendisini ve hemen yanına gelmişti heyecanlı bir şekilde, beklediği “O”nun arkadaşı. Tam karşısında ayakta duruyor, giydiği güzel elbisenin eteğiyle oynuyordu. Elbise giyen bayanları çok sevdiği geçti içinden. ‘Bu sefer yalan söylemeyeceğim’ dedi kendisine ve cevap verdi;
 


—Evet, tek başınayım.
 
—Birini mi bekliyorsun?
 


O an için dünyadaki en zor soruyu sormuştu genç kız. Bir an duraksadı, içkisinden bir yudum aldı, yalanlarını silmişti hafızasından. Titreyen sesiyle:
 


— O’nu bekliyorum.
 
— Gerçekten mi? Biz de az önce konuştuk onunla. Kendini iyi hissetmediğini söyledi. Dışarı çıkamayacakmış bugün. Bizim yanımızda oturmak ister misin?
 


Bütün gücünüzle, elinizdeki bir vazoyu duvara fırlattığınızı ya da cam bir bardağın yüksekten yere düştüğünü düşünün. İşte o şekilde kırıldı ruhu binlerce, yüz binlerce parçaya. Belli etmemeye çalıştı. Ayakta zor duruyordu. Solgun yüzü yorulmuştu artık, yinede gülümsemeye çalıştı ve kibarca teşekkür etti. Yerinden kalktı ve bütün akşam izlediği büyük kapıdan dışarı çıktı. Yürüdüğü sokak ıssızdı. Elektrik lambaları onun için yanıyordu. Bir anda durdu. Gözlerinde biriken bir damla yaşı sildi. Çok zor ağlardı bu huyunu severdi. Ve gülümsedi. Sadece gülümsedi. Hissettiği mutluluk duygusuydu. Sadece beklediği için mutluydu. İşte o derece seviyordu onu. Yolun sonuna geldiğinde, yanındaki birinin kulağına fısıldar gibi, o şiddette, birkaç kelime döküldü dudaklarından;
 

“Evet, O’nu bekliyorum.”

Liked posts on Tumblr: More liked posts »